Uluhiyette O'nun ortağı yoktur. "Hayy"dır;
Mutlak olarak hayatı kendisinden kaynaklanır. O'nun
hayatı her çeşit kayıttan uzaktır,
sıfatlarında O'nun bir benzeri yoktur. "Kayyum"dur;
her canlı ve cansız O'nunla
varlığını sürdürebilir, bütün hayata ve
tüm varlıklara hakim olan da O'dur. Bu evrende O'nsuz ne bir
varlıktan ne de hayattan söz edilebilir.
İşte bu, düşünce ve inançta yol ayrımıdır;
hayat ve ahlâk sisteminde yol ayrımı. Uluhiyet
hakkını yalnız Allah'a veren bir inançla, birçok
cahili düşüncenin kargaşası sonucu ortaya çıkan
çok ilahlılık inancı arasındaki yol
ayrımı. O zaman Arap yarımadasında hüküm
süren müşriklerin inançlarıyla Allah'a oğul
isnad eden yahudi ve hıristiyan inancı arasında
veya birden çok ilahı benimseyen hıristiyan inancı
arasında hiçbir fark yoktur.
Kur'an-ı Kerim yahudilerin "Üzeyr, Allah'ın
oğludur" dediklerini haber veriyor. Nitekim bugün
yahudilerin "Kitab-ı Mukaddes" olarak kabul
ettikleri kitap da buna benzer birtakım sapık düşüncelerle
doludur. Tekvin bölümü, altıncı babda buna
değinilmiştir."(Bu kitabın "el-ishahhüssadis"
denen yerinde şunlar yazılıdır: "Yeryüzünde
insanlar çoğalmaya başlayıp çok miktarda kız
evlatları olunca, Allah'ın oğulları bu
kızların güzelliğine hayran kalıp
beğendiklerini kendilerine zevce edindiler. Sonra Rabb dedi
ki: Benim ruhum insanoğlunda devamlı kalamaz. Zira o
beşerdir. Bu durum yüzyirmi yıl sürdü. O yıllarda
yeryüzünde birtakım azgınlar vardı. Bilahare ise,
yine Allah'ın oğulları insanların
kızlarıyla evlendiler ve çocukları oldu. O günden
beri bunlar birtakım isimlerle tesmiye olunan "zalimler"dir.)
Hıristiyanların sapık düşüncelerine
gelince, Kur'an onların bu inançlarından; "Allah,
üç ilahın üçüncüsüdür", "Allah Meryem oğlu
Mesih'tir" sözlerinin yanında, Mesih'i ve annesi
Meryem'i Allah'ın dışında iki ilah olarak
benimsediklerini, keşişleri ve rahiplerini de
kendilerine Rabb'ler olarak kabul ettiklerini haber vermektedir.
T.V. Arnold'un İslâm'a Çağrı adlı
eserinde de bu düşüncelerin bir kısmına
rastlanmaktadır: "Jüstinyen, İslâm'ın ortaya
çıkışından yüz yıl önce Roma
İmparatorluğu'nda halkın birliğini bir
dereceye kadar sağlamayı başarmıştı.
Fakat onun ölümünden sonra bu birlik hemen dağıldı.
Bunun üzerine devletin başkenti ile diğer vilayetler
arasında bir bağın kurulmasını
sağlayacak ulusal ortak bir bilince şiddetle ihtiyaç
duyuldu. Bu amaçla birtakım çalışmalar
yapmasına rağmen Herakliyüs Şam'ı tekrar
merkezî hükümete bağlamayı tam anlamıyla
başaramadı. Birliği sağlamaya yönelik
benimsenen tüm vasıtalar bölünmeleri yok edeceği
yerde bu anlaşmazlıkları daha da
arttırıyordu. Ortalıkta dinî duyguların
dışında ulusçuluk bilincinin yerine geçebilecek
başka bir şey de yoktu. Bu yüzden inancı; gönülleri
huzura kavuşturacak, birbiriyle kıyasıya
savaşan ve birbirine kin besleyen gruplar arasındaki düşmanlık
ateşini söndürecek şekilde yorumlamaya yöneldi. Dine
karşı çıkanlarla Ortodoks kilisenin
arasını bulmaya ve daha sonra . da onlarla merkezi hükümetin
birliğini sağlamaya çalıştı. Miladi 451
yılında Halkadonya'da (İznik) toplanan Konsül'de
şu karar alınmıştı: "Mesih'in,
birbirine karışmayan, değişmeyen, bölünmeyen
ve ayrılmayan iki tabiata sahip olduğu kabul edilmelidir.
Bu iki tabiatın birleşmesi nedeniyle onların
ayrı ayrı olduğunu iddia etmek mümkün değildir.
İşin doğrusu, her iki tabiat kendi özelliklerini
muhafaza ederek bir tek bedende birleşmiştir. İki
parçanın tek bir cesette birleşmesi sonucunda Oğul
Allah ve Ruh'ul Kuds meydana gelir." Yakubiler (Bunlar, Yakub
el-Baraziiye tabi olanlardır ki hıristiyanlıkta tek
Allah nazariyesini savunurlar. (el-Raid S. 1634)) bu
toplantıda alınan kararları reddettiler. Onlar
Mesih'te yalnız bir tabiatın
varlığını kabul ediyorlar ve: "Mesih, tüm
unsurları kendisinde toplamıştır; hem
İlahî hem de beşerî tüm niteliklere sahiptir. Fakat
bu nitelikleri taşıyan madde ikilik kabul etmez, aksine
unsurların toplandığı bir bütünlük arz eder"
diyorlardı. Herakliyüs'ün Mesih'i "Üçten biri"
olarak kabul ettiği mezhebi halka benimsetmeye çalıştığı
bu dönemde, Ortodokslarla, özellikle Mısır, Şam
ve Bizans İmparatorluğu sınırları
dışında yaşayan Yakubiler arasında
yaklaşık iki asır sürecek bir mücadele başladı.
Jüstinyen'in benimsediği mezheb ise, bir yandan iki
tabiatın varlığını kabul ederken
diğer yandan da bu iki tabiatın Mesih'in bedeninde, tek
bir varlığa dönüştüğünü ileri sürüyordu.
Onlara göre Allah'ın oğlu olan Mesih ilahî ve beşerî
kuvvetleri kendinde toplamış bulunan tek bir
varlıktı. Bu ise, beden halinde somutlaşan bu
şahsın içinde tek bir irade olduğu anlamına
geliyordu. Fakat Herakliyüs de, barışın
temellerini atmaya çalışan pek çok ıslahatçının
akıbetine uğramaktan kurtulamadı. Çünkü iki
mezhep arasındaki mücadeleyi bir an olsun durduramadığı
gibi, bu savaşı daha da şiddetlendirmiş ve
bizzat kendisi de üçüncü bir taraf olup diğer iki grubun
öfkesini üzerine çekmiş ve Allahsız olarak
damgalanmıştı."
Aynı şekilde Hıristiyan bir
araştırmacı olan Canon Taylor İslâm'ın
ortaya çıktığı sırada doğu
hristiyanlarının durumunu şöyle ifade ediyor:
"O dönemde insanlar gerçekten müşrikti; Azizlerden,
keşişlerden ve meleklerden bazılarına
tapıyorlardı "(Hasan İbrahim ve iki
arkadaşı tarafından yapılan tercüme sayfa:
52-53)"
Müşriklerin inançlarındaki sapıklıklara
gelince; Kur'an, onların cinlere, meleklere, güneşe,
aya ve putlara taptıklarını bildiriyor.
Onların inançlarında en hafif sapıklık olarak
değerlendirilebilecek sözleri şöyledir: "Biz,
putlara ancak bizleri Allah'a yaklaştırsınlar diye
ibadet ediyoruz."
İşte birkaç örnekle değindiğimiz bu bozuk
ve sapık düşüncelere İslâm şiddetle
karşı çıkmış ve onların
tutarsızlığını açık ve kesin bir biçimde
ortaya koymuştur:
"...O, kendinden başka bir ilâh bulunmayan, diri ve
yarattıklarını gözetip yöneten Allah'tır."
İşte bu, hem düşünce ve hem de inançta yol
ayrımı olduğu gibi yaşam biçimi ve ahlâkta
da yol ayrımıdır.
Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan tek Allah'a
inanan ve gerçek hayatın tek sahibi; Hayy olan, her
varlığın, her canlının kendisiyle ayakta
durup O nunla varlığını sürdürdüğü
Kayyum olan bir Allah bilincine eren bir insan düşünün.
Bu varlığın bilincinde olan bir insanın
yaşam biçimi ve hayat düzeni ile, tüm duygularını
sözü edilen çarpık ve tutarsız düşüncelerle
bulandırmış, vicdanında hayatına hükmeden
ve onu yönlendiren uluhiyet hakkında hiçbir his kalmamış
bir insanın yaşam biçimi ve hayat tarzı temelde
ayrı olması gerekmektedir.
Apaçık ve tertemiz Tevhid inancının
yanında Allah'tan başkasına kulluğa yer
yoktur. Ne hukuk ve düzende, ne eğitim ve ahlâkta, ne de
ekonomik ve sosyal alanda Allah'tan başkasından
yardım dilemeye ve O'na şirk koşmaya yer yoktur
İslâm'da. Kısaca ne bu dünya için ne de ahiret hayatı
için Allah'tan başkasından yardım dileme yoktur bu
dinde. Gerçeğinden saptırılmış,
doğru ve açık olmayan temeller üzerine kurulmuş
bulunan düşüncelerde ise, ne hukuk ve düzende, ne eğitim
ve ahlâkta ve ne de sosyal ve ekonomik alanda... Bunların
tamamında... Ama tamamında ne bağlanılacak
taraf ve ne de durulabilecek bir yerden sözedilebilir. 8u
düzenlerde ne helal ve haramın, ne de doğru ve
yanlışın sınırı belirlenmiştir.
Emirlerin kendisinden alındığı, yönelmenin
kendisine doğru olduğu, itaat, kulluk ve teslimiyetin
yalnız kendisine yapıldığı otorite açıklık
kazanıp tek olarak kabul edildiğinde herşey
netleşir ve ahenk kazanır. Bu nedenle bu yol
ayrımında kesin bir tavırla
karşılaşıyoruz:
"O, kendinden başka bir ilah bulunmayan, diri ve
yarattıklarını gözetip yöneten Allah'tır."
Onun için bu yalnız bir inanç ilkesi değil,
İslâmî hayatın yapısını ortaya koyan,
Onu diğer yaşam biçimlerinden ayıran temel ilke
olmuştur. İslâmî hayat, bütün ilke ve kurallarıyla
İslâm düşüncesinin bu net ve kesin olan Tevhid inancından
kaynaklanır. Tevhid, pratik hayata tesiri
olmadığı sürece gönüldeki inanç olarak da
gerçekleşemez. Allah'tan gelen hukuk düzeni ve Tevhid inancı
hayatın her alanında kendini gösterdiği an,
Tevhid, anlam kazanır. Allah'ın zatı ve
sıfatlarında tek olduğu ilan edilip diğer
hayat düzenleriyle bu dinin ayrılış noktaları
açıklandıktan sonra, bütün insanlık tarihi
boyunca beşeri hayatın düzenlenmesi için gönderilen
peygamberlerin, kitapların ve dinlerin de bu tek kaynaktan
geldiği açıklanıyor:
"...Sana daha önceki semavi kitapları onaylayan hakk
içerikli kitabı indirdi. Daha önce de insanlara doğru
yolu göstermek için Tevrat'ı ve İncil'i
indirmişti. Doğru ile eğriyi birbirinden
ayıran bu kitabı da aynı amaçla indirdi. Allah'ın
ayetlerini inkâr edenleri ağır bir azap beklemektedir.
Hiç kuşkusuz Allah üstün iradeli ve intikam alıcıdır."
Bu ayetin birinci bölümü, İslâm inancının
temel ilkelerinden bir kısmını kapsaması
yanında, Hz. Muhammed'in peygamberliğini ve O'nun Allah
tarafından getirdiği gerçekleri reddeden ehl-i kitab ve
diğer inkârcıların iddialarını da
çürüten ifadeleri de içeriyor.
Peygamberlere gönderilen kitapların tek bir kaynaktan gönderildiği
bildirilen ayeti kerimede şöyle deniliyor: "Daha önce
de Musa'ya Tevrat'ı, İsa'ya da İncil'i indiren
kendisinden başka ilah olmayan, hayatın ve kudretin
yegane kaynağı yüce Allah'tır sana bu
Kur'an'ı indiren". O halde uluhiyet ve ubudiyeti
birbiriyle karıştırma veya aynı bedende
birleştirmeden söz edilemez. Ortada, kulları
arasından seçtiği bazı kimselere kitap veren tek
bir ilâh ve bir de o kitapları teslim alıp kabul eden
Allah'ın kulları vardır. Sonuçta onlar Nebi de
olsalar Resul de olsalar Allah'ın kullarıdırlar.
Ayeti kerime, Allah katından indirilen kitaplarda yer alan
dinin ve hakkın da aslında bir olduğunu açıklıyor.
"Sana daha önceki semavi kitapları onaylayan hakk içerikli
kitabı indirdi". Bu kitapların her biri
aynı ortak amacı hedef almaktadır;
"İnsanlara doğru yolu göstermek". Daha önce
hıristiyan bir yazar olan S.W. Arnold'un "İslâm'a
Çağrı" adlı kitabından
yaptığımız alıntıda örneğini gördüğümüz
gibi, bu kitap, aynen kendinden önce indirilen kitaplardaki Hakkı
içeren ve insanların heva ve heveslerinin ürünü olan düşünce
ekolleri ve siyasal akımların etkisiyle bu kitaplara
karıştırılan saptırmaları ve şüpheleri
gerçek olandan ayrıştıran
"Furkan"dır.
Ayeti kerimede kapalı bir üslupla ehl-i kitabın yeni
gelen peygamberi ve peygamberliği yalanlamasının
tutarlı bir yanı olmadığı belirtilmekte.
Zira bu yeni Risalet de kendisinden önceki Risaletlerin metoduna
bağlı kalmakta; getirdiği kitap da daha önceki
kitaplar gibi Hakk ile indirilmektedir. Bundan önceki kitaplar
insanların arasından bir elçiye indiği gibi bu
kitap da insanlardan bir elçiye indirilmiştir ve bu yeni
Risaletin kitabı Allah'tan gelen kendisinden önceki kitapları
doğrulamakta; diğer kitapların kanat gerdiği
Hakki bu kitap da koruma altına almaktadır. Üstelik bu
yeni kitabı da kitap indirmede tek yetki sahibi olan Allah
indirmiştir. İşte bu kitap, insanların inanç
hakkındaki düşüncelerini, hayat düzenlerini, ahlâk,
eğitim ve yasalarım belirleyen ve elçisine indirdiği
kitap doğrultusunda temelden kurma hakkına sahip olan
Allah tarafından indirilmiştir.
Ayetin ikinci bölümü ise, Allah'ın ayetlerini inkâr
edenlere korkunç bir tehdit yöneltmekte, Allah'ın
kudretini, üstünlüğünü, azap ve intikamının
dehşetini onlara göstermektedir. Allah'ın ayetlerini
kabul etmeyenler bu tek gerçek dini bütünüyle reddedenlerdir.
Daha önce kendilerine indirilen Allah'ın kitabından
sapmış olan ve bu hareketlerinin sonucu olarak,
Hakk'ı batıldan apaçık bir şekilde
ayıran, bu yeni kitabı da yalanlama yoluna sapan ehl-i
kitab, burada küfürle nitelendirilmekte; Allah'ın
dehşet verici azabı ve kaçıp kurtulmanın mümkün
olmayacağı intikamıyla tehdit edilenlerin
başında yer almaktadırlar.
Bu azap ve intikam tehdidinin hemen ardından da
kendisinden hiçbir şeyin gizli kalmadığı, hiçbir
sırrın gizlenip kaçırılamadığı
Allah'ın sınırsız bilgisi
vurgulanmaktadır:
"Hiç şüphesiz, ne yerde ve ne gökteki hiçbir
şey Allah için gizli değildir."
Burada, Allah'ın hiçbir şeyin kendisinden gizli
kalmadığı sınırsız ilim
sıfatıyla vasıflandırılması, surenin
başında yeralan ulûhiyet ve otorite birliği
kavramlarıyla uyum arz ettiği gibi bir önceki ayette
dile getirilen korkunç tehditle de ahenk içindedir. "Ne
yerde ne de gökte" tüm genişliğine ve
sınırsızlığına rağmen hiçbir
şey Allah'ın bilgisinden kurtulamayacaktır.
Öyleyse niyetleri O'ndan gizli tutmak mümkün olmadığı
gibi, tuzakları örtbas etmek de mümkün olmayacaktır.
O'nun o şaşmaz cezasından, herşeyi en ince ve
gizli yönlerine varıncaya kadar kuşatan engin
bilgisinden kaçma imkanı yoktur.
Ne yerde ne de gökte hiçbir şeyin kendisine gizli
kalmadığı, herşeyin en ince ve gizli
taraflarına varıncaya kadar bilinen kapsamlı
bilginin ışığı altında
insanların duygularına hassas ve engin bir şekilde
temas edilmekte; gayb aleminin bilinmezliği ve ana rahminin
karanlığında insanın hiçbir bilgisi, gücü,
kavrayışı olmadığı mahiyeti
bilinmeyen yaratılışa değinilmektedir:
"Size dâl yataklarında dilediği biçimi veren
O'dur. O'ndan başka ilâh yoktur. O üstün iradeli ve hikmet
sahibidir."
Böyle "şekillendiriyor sizi". Allah