176- Doludizgin küfre koşanlar seni üzmesin. Onlar
Allah'a hiçbir zarar veremezler. Allah onlara hiçbir pay bırakmamayı
diliyor. Onları büyük bir azap bekliyor.
177- İman karşılığında kâfirliği
satın alanlar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Onları
acıklı bir azap bekliyor.
178- Kafirler, sakın kendilerine mühlet vermemizin, fırsat
tanımamızın iyiliklerine olduğunu
sanmasınlar. Onlara sırf günahları artsın
diye mühlet tanıyor, fırsat veriyoruz. Onları onur
kırıcı bir azap bekliyor.
179- Allah müminleri, şimdi içinde bulunduğunuz
durumda bırakacak değildir, pis olanı temiz olandan
ayıracaktır. Ayrıca Allah sizi, gaybın
bilgisine de erdirecek değildir. Fakat Allah bunun için
peygamberlerinden dilediğini seçer. O halde Allah'a ve O'nun
peygamberlerine inanınız. Eğer iman eder ve günahlardan
sakınırsanız size büyük bir ödül vardır.
Müminlerin isabet aldıkları, müşriklerinse
zafer ve galibiyetle döndükleri savaşta meydana gelen
olayların sunulmasının bu şekilde sona ermesi,
ne uygun ve ne de münasiptir... Hakk'la batıl arasında
baş gösterip, hakkın bu şekilde isabet
aldığı, batılınsa saldırgan ve
azgın göründüğü her savaşta, bazı
kalplerde, bu tür yalancı kuşkular kaynamış
veya kınanmış beklentiler yer
almıştır.
Bu yalancı kuşkular ve kınanmış
beklentiler hep olagelmiştir. Ama neden ya Rabbi? Neden hakk
isabet alıyor da batıl kurtuluyor? Niçin batılla
karşılaştığı her seferde hakk zafer
elde etmiyor, galibiyet ve ganimetle dönmüyor? Yoksa 0, zaferi
hak eden hakkın kendisi değil midir? Batıla bu
üstünlük nerden geliyor? Batılın hakk ile çarpışmasında
böyle sonuçlarla dönmesi ve böylece kalplerin bozulup sarsılması
nereden kaynaklanıyor?
Müslümanların, Uhud günü panik ve hayret içinde
"bu neden" demeleriyle bu olay fiilen gerçekleşmişti.
Bu sonuç bölümünde, son cevap ve nihai açıklama yer
almaktadır. Bununla yüce Allah, bitkin kalpleri
rahatlatmakta, bu noktada kalpleri, içlerini kaplayan kötü
duygulardan arındırmakta ve dün, bugün ve yarın
meydana gelecek her olayın arkasındaki; kanununu,
takdirine ve plânını açıklamaktadır. Hakkla
batılın karşılaştığı ve
bugünkü gibi sonuçlanan her çarpışma da öyle...
Batılın herhangi bir çarpışmada galip
gelmesi ve bir zaman diliminde güçlü görünmesi, yüce Allah'ın
O'nu bıraktığı ya da yenilmeyecek bir güç
olduğu veya hakka, kalıcı ve öldürücü zararlar
dokundurabileceği anlamına gelmez.
Aynı şekilde, herhangi bir çarpışmada
hakkın sınanması, bir zaman diliminde zayıf görünmesi,
yüce Allah'ın onları yalnız
bıraktığı veya unuttuğu ya da batıla
dilediği gibi öldürüp eziyet etmesi için terk ettiği
anlamına gelmez.
Asla!.. Bunda ve onda bir hikmet ve plân vardır. Yolun
sonuna varması, en iğrenç günahları işlemesi,
kötülüklerin en ağırı yüklenmesi, böylece
hakettiği en şiddetli azabı tatması için batıla
süre tanınmaktadır. Pisin temizden ayrılması
için, hakk da imtihana tabi tutulur... Böylece imtihan karşısında
direnenler büyük sevaplar kazanırlar. Kuşkusuz bu,
hakk için bir kazanç, batıl için ise bir kayıptır.
Bunlar, gerek burada gerek orada kat kat
artırılacaktır:
"Doludizgin küfre kaçanlar seni üzmesin. Onlar Allah'a
hiçbir zarar vermezler. Allah onlara hiçbir pay bırakmamayı
diliyor. Onları büyük bir azap bekliyor."
Burada Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) teselli
edilmekte ve küfre dalanları, orada
koşuşanları, sanki kendileri için bir hedef
dikilmiş de oraya varmak için yarışır gibi
ısrarlı, hırslı ve süratli hareketlerini
görmekten dolayı gönlünü kaplayan hüzün giderilmektedir.
Bu ifade, ruhsal bir durumu pratik bir şekilde tasvir
etmektedir. Birtakım insanların, konulan ödülü elde
etmek için yarışır gibi küfür, batıl, kötülük,
günahkârlık yolunda büyük bir çaba harcadıkları
görülür. Arkasından kovalayan biri varmış gibi
ya da mükâfat kazanması için önden biri çağırıyor
gibi ısrarla, şiddetle ve gayretle yol
aldığı görülür.
Uyarılarına kulak vermedikleri için Cehennem'e koşuşan
bu kulları geri çevirme imkanına sahip
olmadığından dolayı Resulullah'ın (salât
ve selâm üzerine olsun) kalbi hüzünlenmekteydi. Nitekim,
Cehennem'e sürüklenen ve küfür içinde koşuşan bu
insanların müslümanlara ve Allah'ın davasına
dokundurdukları kötülük ve işkenceler ve sonuçta
saflarını seçmek için Kureyş'le girişilen
savaşın sonucunu bekleyen topluluklar arasındaki
İslâm'ın yayılmasını engellemelerinden
dolayı da kalbi kederleniyordu. Kureyş müslüman olup
boyun eğince insanlar dalga dalga Allah'ın dinine
girmeye başlamıştı. Bütün bunların
Resulullah'ın (salât ve selâm üzerine olsun) kalbinde yer
ettikleri kuşkusuzdur. Bu yüzden yüce Allah Resulü'ne
güven vermekte, kalbini kaplayan hüznü gidererek teselli
etmektedir.
"Doludizgin küfre koşanlar seni üzmesin. Onlar
Allah'a hiçbir zarar veremezler."
Şu basit kullar Allah'a hiçbir zarar veremezler. Aslında
konu, açıklamaya bile ihtiyaç duymuyor. Ancak yüce Allah,
akide sorununu kendi sorunu ve müşriklerle girişilen
savaşı kendi savaşı kılmayı, böylece
bu akidenin ve bu savaşın
ağırlığını Resulullah'ın ve müslümanların
omuzundan kaldırmayı dilemektedir. O halde şu küfürde
koşuşanlar Allah'la savaşmaktalar. Oysa O'na zarar
veremeyecek kadar zayıftırlar. Buna göre, küfürde ne
kadar koşuşsalar, Allah'ın dostlarına ne kadar
işkence etseler de ne Allah'ın davasına ne de
davayı yüklenenlere hiçbir zarar veremezler.
Peki bunlar doğrudan doğruya Allah'ın düşmanları
oldukları halde yüce Allah niçin onların kurtulup
gitmelerine, galibiyetle övünmelerine müsaade ediyor?
Çünkü yüce Allah onlara daha büyük bir yenilgi ve daha ağır
bir zillet plânlamaktadır:
"...Allah onlara hiçbir pay bırakmamayı diliyor."
Bütün enerjilerini harcamalarını, günahın tümünü
yüklenmelerini, bütün
azabı
hak etmelerini ve yolun sonuna kadar küfürde koşuşmalarını
dilemektedir...
"...Onları büyük bir azap bekliyor."
Ancak yüce Allah'ın onlara bu
aşağılık sonucu uygun görmesinin sebebi nedir?
Çünkü onlar imana karşılık küfrü satın
almakla bunu hak etmişlerdir:
"İman karşılığında
kafirliği satın alanlar Allah'a hiçbir zarar veremezler.
Onları acıklı bir azap bekliyor."
Kuşkusuz imanı kolaylıkla elde edebilirlerdi.
Evrenin sayfalarında ve fıtratın derinliklerinde
imanın kanıtları serpiştirilmiş
durumdadır. Şu olağanüstü varlık alemi
projesinin harikulâde uyum ve mükemmelliğinde, ayrıca
doğrudan doğruya fıtratın yapısında
ve varlıklarla uyuşmasında, sanatkâr eli ve sanatın
eşsizliğini duyumsamaları ve imanın
işaretlerini rahatlıkla bulabilmeleri
yerleştirilmiştir. Sonra iman davasının çağrısı
bizzat Resulullah'ın (salât ve selâm üzerine olsun)
diliyle yapılmıştır. Davanın tabiatı,
fıtratla uyuşması, güzelliği,
ahenkliliği, hayat ve insanlar için en uygun metod oluşu
da iman etmek için bir kanıttır.
Evet iman kendilerine bahşedilmişti. Ancak onlar
bilerek ve kanıtlarını görerek imanı
satıp karşılığında küfrü alıyorlar.
Bu yüzden, küfürde koşuşmak üzere Allah tarafından
terk edilmeyi, bütün enerjilerini bu uğurda harcayıp
ahiret sevabından hiçbir pay elde etmemeyi hak ediyorlar.
İşte bu yüzden yüce Allah'a hiçbir zarar veremeyecek
kadar zayıftırlar. Çünkü onlar tam bir sapıklık
içindedirler ve hakk namına hiçbir şeye sahip
değildirler. Yüce Allah sapıklığa bir güç
indirmemiş, batıla bir kuvvet bahşetmemiştir.
Son derece kabarık görünmelerine ve geçici bir süre için
müminlere eziyet etmelerine rağmen, bu basit ve gülünç
güçleriyle Allah'ın dostlarına ve O'nun davasına
zarar vermekten uzaktırlar.
"Onları acıklı bir azap bekliyor."
Müminlere dokundurdukları elemle kıyaslanamayacak
kadar şiddetli bir elem! ..
"Kafirler, sakın kendilerine mühlet vermemizin, fırsat
tanımamızın iyiliklerine olduğunu
sanmasınlar. Onlara sırf günahları artsın
diye mühlet tanıyor, fırsat veriyoruz. Onları onur
kırıcı bir azap bekliyor."
Surenin akışı bu ayette; Allah'ın ve
hakkın düşmanlarını, kendilerine hiçbir azap
ulaşmadan; görünürde güç, iktidar, mal ve mevkiden
yararlanır durumda gören bazı kalplerde kaynayan düğümlere,
birtakım kalplerde dolaşan şüphelere ve nice
ruhlarda depreşen sitemlere değinmektedir. Bunlar, hem
kendi kalplerini hem de çevrelerindeki insanların kalplerini
bozan kimselerdendirler. Bir de, yüce Allah'ın batıldan,
kötülükten, inkarcılıktan ve azgınlıktan
hoşnut olduğunu, bu yüzden ona süre tanıdığını
ve dizginlerini serbest bıraktığını ya da
yüce Allah'ın hakk ile batıl arasındaki
savaşa müdahale etmediğini, batılın
hakkı yutmasına göz yumduğunu ve zaferine
karışmadığını sanan kimsede iman
zaafı vardır. Yahut şu batılın hakk
olduğunu, yoksa yüce Allah'ın gelişip büyümesine,
sonuçta galip gelmesine müsaade etmeyeceğini veya şu
yeryüzünde hakka galip gelmenin batılın bir özelliği
olduğunu yahut da zaferin sadece hakka özgü olduğunu
sanan ve böylece Allah hakkında haksız yere cahiliye
zannı besleyen zayıf imanlı kimselerdendir. Sonra!..
Batıl taraftarları, zalimler, tağutlar ve
bozguncular, kibir içinde yüzerek, küfürde koşuşur
durumda, azgınlık içinde terk edilirler. Onlar da işlerinin
yolunda olduğunu ve karşılarına dikilmesinden
korkulacak bir gücün söz konusu olmadığını
zannederler.
Bütün bunlar batıldır, Allah hakkında
haksız zan beslemedir. Durum hiç de böyle değildir.
İşte bizzat yüce Allah kâfirleri böyle bir zanna kapılmamaları
konusunda uyarıyor. Şayet yüce Allah, onları
koşuştukları küfürden alıkoymuyorsa, dünyada
yararlanıp eğlenecekleri bir pay
bahşetmişse... Evet, yüce Allah'ın onları bu
şekilde denemesi bir fitnedir, sağlam bir tuzaktır.
Ve uzun vadeli bir cezalandırmadır:
"Kâfirler sakın kendilerine mühlet vermemizin, fırsat
tanımamızın iyiliklerine olduğunu
sanmasınlar. Onlara sırf günahları artsın
diye mühlet tanıyor, fırsat veriyoruz."
Şayet onlar uyarıcı bir sınamayla, nimetin
oyalayıcılığından Allah tarafından
kurtarılmayı haketmiş olsalardı kuşkusuz
denenirlerdi. Ancak yüce Allah onlara iyilik dilemiyor. Çünkü
onlar, imana karşılık küfrü satın
aldılar. Küfürde koşuştular, onun uğruna
çaba sarf ettiler ve böylece imtihan aracılığıyla
nimet ve iktidarın oyalayıcılığından
kurtulmayı hak etmediklerini gösterdiler.
"...Onları onur kırıcı bir azap
bekliyor."
Sahip oldukları makamın, işgal ettikleri konumun
ve elde ettikleri nimetin karşılığı alçaklıktır.
Böylece Allah tarafından imtihana tabi tutulmanın
bir nimet olduğu ve bunun, yüce Allah'ın kendilerine
iyilik dilediği kimselerden başkasına isabet
etmediği gerçeği de açığa çıkmış
oluyor. Dostları bir imtihana uğramışlarsa
bunun nedeni yüce Allah'ın onlara dilediği bir
iyiliktir. Bu imtihan, Allah'ın dostlarının
uygulamalarının karşılığı
olarak meydana gelmiş olsa da arkasında gizli bir
hikmet, latif bir plan ve Allah'ın mümin dostlarına
dilediği lütfu yatmaktadır.
İşte böylece kalpler istikrara ve ruhlar da
güvenceye kavuşmuştur. Açık ve dosdoğru
İslâm düşüncesindeki bu basit; ancak temel
gerçekler, böyle yer etmiştir.
Kuşkusuz Allah'ın hikmeti ve müminlere olan iyiliği,
onları değişik koşulların etkisiyle
saflarda çalkantılara sebep olan ve hiçbir zaman İslâm'ı
sevmeyen münafıklardan ayırmayı
gerektirmiştir. Bu yüzden yüce Allah bu yolda pisi temizden
ayırmak için davranışları ve düşünceleri
nedeniyle onları Uhud'da bu şekilde imtihana tabi
tutmuştur:
"Allah müminleri şimdi içinde bulunduğumuz
durumda bırakacak değildir. Pis olanı temiz olandan
ayıracaktır. Ayrıca Allah sizi gaybın
bilgisine de erdirecek değildir. Fakat Allah bunun için
peygamberlerinden dilediğini seçer. O halde Allah'a ve O'nun
peygamberlerine inanınız. Eğer iman eder ve günahlardan
sakınırsanız size büyük bir ödül vardır."
Kur'an ayeti, müslüman safları iyice
belirginleştirmeden karmakarışık
bırakmanın; kalpleri, imanın sevecenliğinden
ve İslâm'ın ruhundan yoksun olduğu halde iman
davasının arkasında ve İslâm
görüntüsünün ardında gizlenen münafıkları
ortaya çıkarmanın yüce Allah'ın
şanından olduğu gibi uluhiyetin de gereği
olduğunu kesinlikle bildirmektedir. Yüce Allah müslüman
ümmeti, evrensel ve büyük bir rol üstlenmesi, muazzam ilahi
metodu yüklenmesi ve yeryüzünde eşsiz bir hayat tarzı
ve yepyeni bir düzen meydana getirmesi için ortaya çıkarmıştır.
Bu önemli rol, soyutlanmayı, berraklığı,
belirginliği ve titizliği gerektirmektedir. Aynı
zamanda saflarda bozukluğun ve yapıda herhangi bir
çatlaklığın olmaması da kaçınılmazdır.
Kısacası, bu ümmetin tabiatının büyüklüğü
bakımından, yeryüzünde yüce Allah'ın kendisine
takdir ettiği role ve ahirette kendisine
hazırladığı konuma uygun bir kapasitede
olması lazımdır.
Bütün bunlar da; içindeki pisliğin temizlenmesi için
safta erimeyi, yapıdaki zayıflığın
giderilmesi için basınç uygulamayı gönüllerde ve
vicdanlarda bulunanların iyice ortaya çıkması için
de aydınlatmayı zorunlu kılmaktadır. Bu yüzden
pis olanla temiz olanı birbirinden ayırmamak yüce
Allah'ın şanından değildir. Müminleri bu
büyük sarsıntıdan önceki halleri üzere bırakmak
O'na yakışmaz.
Ayrıca, yüce Allah'ın kendine özgü kıldığı
gaybın da insanlar tarafından bilinir olması O'nun
yüceliğine yakışmaz. Bir kere yüce Allah,
insanların tabiatını gaybı algılayacak
bir kapasitede yaratmamıştır. Onların
beşerî alıcı cihazları gaypten az bir
şeyi algılayacak şekilde
proğramlanmıştır. Onun bu şekilde
proğramlaması da ayrıca, bir hikmete yöneliktir.
Yeryüzünde hilafet görevini yerine getirecek kapasitede proğramlanmıştır.
Bu görev de gaybı bilmeyi gerektirmemektedir. Beşerî
özellik bütünüyle gaybı algılaması için açılacak
olursa tamamen yok olur. Çünkü bu cihaz, ruhunu yaratıcısına,
bedenini de şu evrenin bedenine bağlayacak olan az bir
kısmından geri kalan başlıcasını
algılamayacak şekilde
hazırlanmıştır. En basitinden, şayet
sonunu bilecek olursa yeryüzünün imarı için elini ayağını
kıpırdatmayacaktır. En azından, yeryüzünün
imarı için
zaman
ayırmayacak kadar bu sonuçla ilgilenecektir.
Bunun için insanlar gaybı bildirmesi yüce Allah'a yakışmadığı
gibi, hikmetinin gereği ve sünnetinin sonucu da bu değildir.
O halde yüce Allah, pis olanı temiz olandan nasıl
ayıracaktır? Müslüman safların temizlenmesi,
bulanıklıktan soyutlanması, nifaktan
arınması ve müslüman ümmeti, yerine getirmesi için
seçtiği evrensel role hazırlaması hususundaki
ilahi özelliğini ve sünnetini nasıl gerçekleştirecektir?
"Fakat Allah bunun için peygamberlerinden dilediğini
seçer."
Risalet yoluyla O'na inanmalı ya da inkar etmek yoluyla,
risaletin gereklerini gerçekleştirmek için resullerin giriştiği
cihad ve bu cihad yoluyla arkadaşlarıyla
uğradıkları imtihanlar
aracılığıyla yüce Allah'ın
sıfatı gerçekleşir, sünneti uygulanır. Bu
sayede yüce Allah pisi temizden ayırır, kalpleri
arındırır, ruhları temizler. Kuşkusuz
meydana gelen herşey, Allah'ın kaderine uygun olarak
meydana gelecektir.
Böylece hayatta gerçekleşen Allah'ın hikmetinin bir
tarafının üzerinden perde kaldırılmış
oluyor. Ve bu gerçek, köklü, açık ve aydınlık
bir şekilde yeryüzünde yerleşmiş oluyor böylece...
Hakikatin parlak, sade ve huzur verici sahnesi önünde, kişiliklerinde
imanın anlamını ve gereklerini gerçekleştirmeleri
için ayet-i kerime müminlere yönelmekte ve müminleri bekleyen
yüce Allah'ın lütfunu gözler önüne getirmektedir:
"...O halde Allah'a ve O'nun peygamberlerine inanın,
eğer iman eder ve günahlardan sakınırsanız
size büyük bir ödül vardır."
Bu açıklama ve güvenceden sonra şu direktif ve
teşviklerin yer alması, Uhud'da meydana gelen
olayların sunulmasına ve ardından yapılan
değerlendirmelere uygun düşmektedir.
UHUD SAVAŞININ KAPSADIĞI GERÇEKLER
Sonra... Kuşkusuz savaş ve Kur'an'ın onun
üzerine yaptığı değerlendirmeler birçok
önemli gerçeği ortaya çıkarmıştır. Son
derece geniş ve hacimli olmalarından dolayı,
onları ard arda ve haklarını vererek, Fi Zılâl'de
takip ettiğimiz yöntem bakımından son derece
zordur. Ancak biz, en kapsamlı ve en belirginlerini sunmakla
yetineceğiz. Kur'an-ı Kerim'in yeri geldikçe ders alınması
ve delil olması için arz ettiği gibi savaşta
meydana gelen diğer olaylar bunlarla kıyaslanabilir.
1- Kuşkusuz savaş ve onun ardından yapılan
değerlendirmeler bu dinin özündeki mevcut büyük ve temel
bir gerçeği ortaya çıkarmıştır. Bu da,
Allah'ın beşer hayatı için koyduğu hayat
metodu ve onun insan hayatındaki uygulanış biçimidir.
Bu, başta gelen basit bir gerçektir. Ancak, genellikle
unutulur bu gerçek. Ya da ilk başta algılanmaz. Bu
unutmadan ve algılamamadan dolayı bu dine, onun insan
hayatındaki tarihsel olgusuna, dün, bugün ve yarın
üstlendiği role ilişkin bakış açılarında
önemli yanlışlıklar meydana gelmiştir.
Bazılarımız, insan tabiatını, fıtri
enerjilerini, maddi olgusunu, gelişmesinin hangi
aşamasında olduğunu ve hangi konumda
bulunduğunu göz önünde bulundurmadan -madem ki, Allah'ın
insan hayatı için seçtiği metod budur- bu dinden insan
hayatında harikalar yaratmasını beklemekteyiz.
Onun bu şekilde hareket etmediğini, aksine,
beşer enerjisinin ve maddi olgusunun sınırları
içinde hareket ettiğini, bu enerjinin ve bu olgunun sürekli
bu dinle beraber yürüdüğünü bazan açıkça onların
etkilendiklerini ya da insanların ona uymaları
oranında etkilendiklerini, insanlara toprağın
ağırlığı, arzu ve şehvetlerinin
çekiciliği ağır basınca, bu dinin çağrısına
veya onunla birlikte tam manasıyla hareket etmeye
yanaşmayınca bu etkilenmenin tersine de
olabileceğini görünce... Evet, bunu açıkca görünce
beklemedikleri bir hayal kırıklığına
uğrarlar. (Bu din Allah katından olduğu halde)
pratik hayata ilişkin dini metoda olan
bağlılıkları
kopma derecesine gelir ya da mutlak anlamında dinden
kuşkulanmaya başlarlar.
Bunlar, bu dinin tabiatını ve uygulanış biçimini
kavrayamamaktan ya da bu başta gelen basit gerçeği
unutmaktan doğan bir tek hatadan kaynaklanan hatalar
zinciridir.
Kuşkusuz bu din, insanlık hayatı için bir
metoddur. İnsanların hayatında ancak onların
çabası ve güçleri oranında gerçekleşebilir.
İnsanların fiilen üzerinde bulundukları noktadan,
onların maddi olgularından işe girişir ve
çabaları elverdiğince onları yücelere ulaştırır.
Onun en belirgin özelliği; her harekette atılacak
adımda bir an bile, insan fıtratının özelliğinden,
gücünün sınırından ve maddi olgusundan habersiz
olmamasıdır. Aynı zamanda bu din -bazı
zamanlarda bunu fiilen gerçekleştirdiği ve
ciddi olarak çalışıldığı
sürece her zaman gerçekleşeceği gibi-
insanlığı öyle bir aşamaya
ulaştırmıştır ki; bu aşamaya hiçbir
beşeri metod insanlığı kesinlikle
ulaştıramaz.
Ancak daha önce de belirttiğimiz gibi bütün hata, bu
dinin tabiatını kavramamaktan ya da unutmaktan
doğmaktadır. Yine beşerin pratiğine
dayanmayan, onu değiştiren, başka bir şekle
sokan, insanın fıtratıyla, eğilimleriyle,
yetenekleriyle, güçleri ve tüm maddi olgusuyla ilişkisi
bulunmayan harikaların beklentisi içinde olmaktan
kaynaklanmaktadır.
O halde bu Allah katından değil midir? Hiçbir
şeyin aciz bırakamadığı ve herşeye
kadir güçten gelmedi mi bu din? Peki niçin sadece insanın
gücü dahilinde hareket ediyor? Hareket etmesi için beşerin
çabasına neden ihtiyaç duyuyor? Sonra niye her zaman galip
gelmiyor? Ona inananlar sürekli zafer kazanmıyor? O halde,
ona uyanların zaman zaman, tabiatın, şehvetlerin ve
maddi olguların ağırlığına yenik düşmesi
neden? Kimi zaman, batılın taraftarlarının,
hakk mensuplarına galip gelmesinin sebebi nedir?
Bütün bunlar -daha önce gördüğümüz gibi- bu dinin
tabiatının ve onun uygulanış biçiminin başta
gelen ve basit gerçeğini kavrayamamaktan ya da unutmaktan
kaynaklanan sorular ve kuşkulardır.
Kuşkusuz yüce Allah, bu din aracılığıyla
ya da onun dışındaki araçla insanın
fıtratını değiştirebilir. Daha
baştan, onu değişik bir fıtratta da
yaratabilirdi kuşkusuz. Ancak yüce Allah, insanı bu
fıtrat üzere yaratmayı dilemiştir. Onun irade
sahibi ve dilediğini yapabilir olmasını
dilemiştir. Hidayeti de bu çabanın ve yapabilme gücünün
karşılığı kılmayı
dilemiştir. İnsan fıtratının, yok
olmaksızın, değişmeksizin ve devre
dışı kalmaksızın sürekli hareket
etmesini dilemiştir. Hayat metodunun, insan hayatında
insanların çabaları ve onların gücü dahilinde
gerçekleşmesini dilemiştir. Bunların tümüne,
insanın sarf ettiği çaba oranında ve pratik hayat
koşulları dahilinde ulaşmasını
dilemiştir.
Yarattığı hiç kimsenin; "Niye böyle
dilemiştir?" diye sormaya hakkı yoktur. Çünkü
O'nun yarattıklarından hiçbiri ilah değildir.
Evrenin düzenine, bu düzenin varlıklar aleminde yeralan her
varlığın tabiatındaki sonuçlarına ve
özel "planla" varolan herşeyin
yaratılışının arkasında gizli
hikmete ilişkin bir bilgileri olmadığı gibi,
bilme imkanları da söz konusu değildir.
Bu noktada "niçin?" sorusunu ciddî bir mümin
soramaz. Çünkü O, kendi gerçeğini ve
sıfatlarını kalbine tanıtan Allah'a
karşı son derece edeplidir. Ayrıca O, insan
idrakinin bu alandaki işleri algılayacak kapasitede
olmadığını çok iyi bilmektedir. Kâfir de
soramaz; Çünkü O, işin başında Allah'ı
tanımıyor. Şayet uluhiyetini tammış
olsaydı bununla beraber bunların da O'nun uluhiyetinin
özelliği ve gereği olduğunu bilirdi.
Ancak, bu soruyu laubâli ve cıvık kimseler
sorabilir. Bunlar ne samimi mümin ne de ciddi bir kâfirdir. Bu
yüzden araştırmaya ve üzerinde durmaya değmez.
Uluhiyetin gerçeğinden habersiz cahiller de sorabilir bu
soruyu. Bu cahile doğrudan cevap vermek gerekmez. Ancak,
kabul edip mümin olduğu ya da inkar edip kâfir olduğu
ortaya çıkana kadar uluhiyetin gerçeğini anlatmak
gerekir. Böylece tartışma bitebilir, yoksa
cedelleşme alır gider.
O halde, Allah'ın yarattığı hiç kimse O'na
"insanın bünyesini neden bu fıtrat üzere yarattın?"
diye soramaz. Aynı zamanda, bu fıtratı, yok
olmayacak ve işlevsiz kalmayacak şekilde hareketli
kılmasının ve ilahi metodun hayatında gerçekleşmesini,
beşerin çabasına ve enerjisine bağlı
kılmayı dilemesinin sebebini de soramaz.
Ancak O'nun yarattığı herkesin bu gerçeği
kavraması, beşer pratiğinde işlevini yerine
getirdiğini görmesi, beşer tarihini onun
ışığında yorumlaması, bir taraftan
tarihin seyir çizgisini düşünürken diğer taraftan bu
çizgiyi nasıl karşılayacağını
bilmesi gerekmektedir.
Muhammed'in (salât ve selâm üzerine olsun) getirdiği
şekliyle İslâm'da somutlaşan ilahi hayat metodu,
sırf Allah tarafından indirilmiş olması yahut
yalnızca insanlara tebliğ edilip açıklanması
ile yeryüzünde insanların dünyasında gerçekleşmiş
olmaz. Yüce Allah'ın feleğin
dolaşımında, yıldızların
akışında ve sonuçları tabii sebeplerinden
sonraya bırakmasındaki kanununu yürüttüğü
kahredici gücüyle de gerçekleşmez. Ancak, ona tam
anlamıyla inanan bir topluluğun yüklenmesi, güçleri
oranında ona uygun hareket etmeleri, onu
hayatlarının ödevi ve en büyük gayeleri edinmeleri
ile mümkündür. Ayrıca diğer insanların da
kalplerinde ve pratik hayatlarında gerçekleşmesi için
çaba sarf etmeleri ve bu gaye için hiçbir çabadan ve hiçbir
enerjiden kaçınmamaları ile mümkün olur. Bu topluluk
hem kendilerinin hem de bàşkalarının
ruhlarındaki beşerî eksiklikler, heva ve
bilgisizliklerle mücadele eder. Bu metoda karşı koymak
için beşeri eksiklik, heva ve bilgisizliği
kışkırtanlara karşı mücadele eder.
Bütün bunlardan sonra bu metodu, beşer
fıtratının gücü oranında gerçekleştirmiş
olur. Üstelik insanları fiilen bulundukları noktadan
ele alır. Bu metodun aşamalarında ve
uygulanışında insanların pratik
durumlarından ve bu olgunun gereklerinden hiçbir zaman
habersiz olmaz. Sonra bu topluluk sarf ettiği çaba, başvurduğu
hareket yöntemleri ve bu yöntemleri seçmekteki isabeti oranında
kendi içinde ve insanların nefislerinde savaşta bazan
zafer kazanır bazan da bu savaşta yenik düşer.
Herşeyden, her çabadan ve her araçtan önce burada, bir başka
önemli husus yer almaktadır. O da, bu topluluğun bu
gaye için herşeyden soyutlanması, bu metodun gerçeğini
bizzat temsil etmesi, bu metodu koyan yüce Allah ile sürekli ilişki
içinde olması, O'na bağlanması ve O'na güvenip
dayanmasıdır.
İşte bu dinin gerçeği ve uygulanış biçimi
budur. Hareket çizgisi ve kullandığı araç budur.
Aynı zamanda bu, Uhud savaşında meydana gelen
olaylar ve bu olayların değerlendirmesiyle onları
eğiten yüce Allah'ın müslüman kitleye öğretmek
istediği bir gerçektir.
Savaşın bazı noktalarında bu gerçeği
temsil bakımından bu toplulukta bir kusur
bulunduğunda, pratik hareket yöntemlerine başvurmada
bir eksiklik baş gösterdiğinde, bu temel gerçeği
göz ardı ettiğinde ya da büsbütün unuttuğunda
kendi düşüncesine ve uygulamasına
bakmaksızın müslüman oluşundan dolayı
kesinlikle zafere ulaşacağına
inandığında yüce Allah onları yenilgiyle yüzyüze
getirerek yenilgi acısını tattırdı. Sonra
gelen şu Kur'anî değerlendirme de olayı bu
hakikate döndürmektedir:
"Karşı tarafa iki katını
tattırdığınız musibet bu kez sizin
başınıza gelince `Bu nereden geldi' demediniz mi?
De ki; `O musibet kendinizden kaynaklandı: Hiç şüphesiz
Allah'ın gücü herşeye yeter."
Ancak, ayetleri sunarken söylediğimiz gibi, müslümanları
bu noktada terk etmiyor. Onları sebep ve sonuçların
ötesindeki Allah'ın kaderine bağlayıp, pratik
uygulamaları gibi görünen, sebepler sonucu meydana gelen bu
imtihanın arkasındaki kendisi için hayırlı
olan iradeyi de ortaya çıkarıyor.
Kuşkusuz ilahî metodun, insanların çabasıyla
hareket edip gerçekleşir olması ve bu düzeyde insanların
uygulamalarında etkin olması büsbütün iyiliktir.
Bu
haliyle o, insan hayatını
ıslah eder, bozmaz ya da monoton bir şekle sokmaz.
İnsan fıtratını düzeltir, uyandırır
ve onu asıl düzeyine döndürür. Gerçekten bu iman uğruna
tebliğ ve açıklama gibi dil ile ve hidayet yoluna
saldıran isyancı güçleri bertaraf etmek gibi el ile
insanlarla cihada girişmedikçe iman hakikati tam anlamıyla
kalplerde yer etmez. Girişilen bu savaşta imtihanlarla yüzyüze
gelip, cihada, işkencelere, yenilgiye ayrıca zafere
karşı sabretmedikçe -kuşkusuz zafere sabretmek
yenilgiyi sabretmekten daha zordur- kalpler arınıp
saflar iyice belirginleşmedikçe, toplum yolda dosdoğru
hareket etmedikçe, yüksek bir olgunluğa erişip
sırf Allah'a dayanıp güvenmedikçe gerçekleşmez
iman davası.
Bu iman için insanlarla cihada girişmedikçe iman gerçeği
bütünüyle kalplerde yer etmez. Çünkü bu durumda O,
insanlarla cihada girişirken ilk başta kendini güvencede
ve selamette hissettiği zamanlarda asla göremeyeceği
imana ilişkin ufuklar açılır önünde.
İnsanlar ve hayata dair bunun dışında hiçbir
zaman anlayamayacağı gerçekleri kavrama imkanı
bulur. Nefsi duyguları, düşünceleri, davranışları,
özellikleri, heyecan ve tepkileriyle bu zor ve acı deney
olmaksızın kesinlikle ulaşamayacağı bir düzeye
ulaşır.
Tecrübe, imtihan ve musibetlerle yüzyüze gelmedikçe,
bünyesindeki her birey kendi gücünün ve amacının gerçek
durumunu kavramadıkça, sonra kendisini oluşturan kerpiçlerin
gerçek mahiyetini bu kerpiçlerin dayanıklılığını
ve bir çarpışma anındaki
sağlamlıklarını bilmedikçe iman gerçeği
toplumda da gereği gibi yer etmiş olmaz.
Uhud'da meydana gelen olaylar ve bu suredeki o olaylara
ilişkin değerlendirmelerle müslüman kitleyi eğiten
yüce Allah'ın kendilerine isabet edenin gö
rünen
sebebini açıkladıktan
sonra, "İki topluluğun
karşılaştığı gün başınıza
gelen, Allah'ın izniyle gerçekleşti. Bu musibet
Allah'ın müminleri belirlemesi içindir." ..: `Bir
de münafıkları ayırd etmesi içindir". Sonra
"Allah müminleri, şimdi içinde
bulunduğunuz durumda bırakacak değildir, pis
olanı temiz olandan ayıracaktır." derken
müslüman kitleye bu gerçeği öğretmek istiyordu. Daha
sonra yüce Allah, onları bütün sebeplerin ve olayların
arkasındaki Allah'ın kaderi ve O'nun hikmetine ve mümin
ruhlarda iyice yer etmedikçe tamamlanması mümkün olmayan
büyük iman gerçeğine döndürmektedir. "Eğer
siz (Uhud'da) yara aldınız ise
karşınızdakiler de benzeri bir yara
almışlardır. Biz bu tür acı günleri insanlar
arasında dolaştırırız. Allah'ın
kimlerin mümin olduklarını belirlemesi ve
aranızdan bazı şahitler seçmesi içindir bu. Hiç
kuşkusuz Allah zalimleri sevmez. Bunun bir başka sebebi
de Allah'ın müminleri arındırması
ve kafirleri yok etmesidir."
O halde -en sonunda- bu sebepler, olaylar, şahıslar
ve hareketlerin arka planında gizli olan; Allah'ın
kaderi, planı ve hikmetidir. Aynı zamanda bu,
olayların ve onlara ilişkin aydınlatıcı
değerlendirmenin ötesinde yeralan evrensel ve mükemmel
İslâm düşüncesidir.
2- Savaş ve onun üzerine yapılan
değerlendirmeler, insan nefsine, onun
fıtratının özelliğine, insan çabasının
tabiatına ve ilahi metodu gerçekleştirmede
ulaşabileceği düzeye ilişkin büyük ve temel bir
gerçeği ortaya çıkarmıştır.
Kuşkusuz insan nefsi -bir olgu olarak- eksiksiz
değildir. Ancak, şu yeryüzünde kendisine takdir edilen
mükemmellik düzeyinde ulaşabilecek kadar gelişme ve yükselme
yeteneğine sahiptir de.
İşte biz, hakkında yüce Allah'ın
"siz
insanlar için çıkarılmış en
hayırlı ümmetsiniz" dediği
ümmetin zirvesini temsil eden bir kitlede somutlaşan bir
grup insanı -oldukları gibi, tabii halleriyle- görmekteyiz.
Bunlar mutlak anlamda insanlık için tam bir örnek oluşturan
Muhammed'in (salât ve selâm üzerine olsun) arkadaşlarıdırlar...
Bizim gördüğümüz nedir?.. Bir grup insan görüyoruz,
içlerinde zaaf ve eksiklik var. Haklarında yüce Allah'ın
"İki topluluğun
karşılaştığı gün başınıza
gelen musibet, Allah'ın izni ile gerçekleşti. Bu
musibet, Allah'ın müminleri belirlemesi için meydana
geldi" ve "Allah size
verdiği sözü gerçekleştirdi. Hani size
sevdiğinizi (zaferi) gösterdikten sonra bozuluncaya, savaş
konusunda görüş ayrılığına düşünceye
kadar müşrikleri kırıp geçiriyordunuz. Kiminiz
dünyayı istiyordu, kiminiz de ahireti istiyordu. Sonra sizi
deneyden geçirmek için onları başından
savdı" dediği
kimseler var. İçlerinde "O zaman içinizden iki
topluluk bozulmak üzereydi. Halbuki dostları Allah'tı.
Müminler Allah'a güvenip dayansınlar" denilen
kimseler de vardı. İçlerinde yenilip dağılanlar
da olmuştu.. Nitekim yüce Allah bu olayı şöyle
vasıflandırmaktadır: "Hani peygamber
arkanızdan sizi çağırırken, hiç kimseye
bakmadan kaçıyordunuz; ne kaybettiğinize ve ne de
başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah sizi
kederden kedere uğrattı."
Bunların tümü de iman etmiş müslümanlardı.
Ancak daha yolun başındaydılar. Eğitim ve
oluşum dönemini yaşıyorlardı. Onlar bu
işi, ciddiye alıyorlardı, işlerini Allah'a
teslim etmişlerdi. O'nun tayin edip belirlediği
önderlikten hoşnuttular. Bütünüyle O'nun metoduna boyun eğmişlerdi.
Bu yüzden yüce Allah onları himayesinden kovmuyor, aksine
onlara acıyor, onları affediyor ve Peygamberine de
onları affetmesini, bağışlama dilemesini,
onlardan kaynaklanan bunca olaydan ve şûranın sonunda
cereyan eden bunca sıkıntıdan sonra iş
hususunda onlara danışmasını emrediyor. Evet yüce
Allah, bu davranışlarının sonucunu tatmak
üzere onları saftan dışarı
atmamıştı. Onlara hiçbir zaman, bu tecrübe sonucu
sizde baş gösteren bu zaaf ve eksiklikten sonra bu dava
için bir işe yaramazsınız dememiştir.
Onların bu zaaf ve eksikliklerini kabul etmiş,
onları musibet ve imtihanlarla eğitmiş ve içinden
birtakım dersler ve öğütler almaları için
direktifler vermişti. Ancak bütün bunlar rahmet, bağışlama
ve hoşgörü sınırları içinde olmuştu.
Evet onlar, bilmeleri, kavramaları ve
olgunlaşmaları için ateşle
dağlanıyorlardı... Eksiklikleri ve nefislerinin
gizlilikleri ortaya çıkarılıyordu; ancak,
utandırmak, rezil etmek, küçültmek, zora sokmak ya da
güç yetiremeyecekleri şeyi yüklemek için değildi
bunlar. Ellerin tutulup Allah'ın kopmaz ipine bağlı
oldukları sürece kendilerine güvenmeleri, kendilerini
küçük görmemeleri ve amaca ulaşma hususunda
karamsarlığa kapılmamaları telkin ediliyordu.
Nitekim amaçlarına ulaştılar. Savaşın
başlangıcında sayılan davranışlar
onları mağlup etmişti. Ama neticede amaçlarına
ulaştılar. Çünkü yenilgi ve ağır yaralar
aldıkları günün ertesinde; korkmadan, çekinmeden ve
haklarında yüce Allah'ın "O kimseler ki,
insanlar kendilerine; `Düşmanlarınız size
saldırmak için yığınak yaptılar,
onlardan korkmalısınız' dediklerinde, bu sözden
imanları daha güçlenerek; `Allah bize yeter, O ne güzel
bir vekildir' derler" demesini hakedecek şekilde
sarsılmadan Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) ile
birlikte düşmanı takip etmeye çıkabildiler.
Bundan sonra yavaş yavaş işler ve gelişme büyüyünce
uygulamalar da değişmeye başlamıştı.
Buradaki gibi, çocuklara özgü bir şekilde
eğitilmelerinden sonra büyükler gibi sorgulanır
oldular. Berae suresindeki Tebuk savaşına ve o
savaştan geri kalan birkaç kişinin Allah ve Resulü
tarafından o denli şiddetle sorgulanmasına bakan
biri, uygulamalarda ve Allah'ın harikulâde eğitim
metodunun aşamalarındaki açık
farklılığı rahatlıkla görebilir. Ayrıca
Uhud'daki toplulukla Tebük'teki topluluk arasındaki
farklılığı da görebilir. Oysa bunlar aynı
kişilerdi. Ancak ilahî eğitim onları, bu üstün
düzeye ulaştırmıştır. Buna rağmen
onlar yine de insandırlar. İçlerinde zaaf, eksiklik ve
hata baş göstermiştir. Bununla beraber
bağışlanma dilemişler, tevbe edip Allah'a dönmüşlerdir.
Kuşkusuz bu metod, insan tabiatını yeryüzünde
kendisine takdir edilen en yüce olgunluk derecesine ulaşsa
da onu değiştirmeden, işlevini görmez bir duruma
sokmadan ve gücünün yetmeyeceği şeyi yüklenmeden
korur.
Bu, insanlığı sürekli bir hedef belirlemede ve
bu eşsiz metodun gölgesinde çalışıp
gelişmesinde büyük bir değer arzeden bir gerçektir.
Şu cemaat bu yüksek zirveye, içinde yüzdükleri bataklıktan
yavaş yavaş ulaşırlar. Bu dersin
akışında sunduğumuz gibi cahiliyyede her
bakımdan geri kalmış kitlenin meşakkatlerle
dolu bir yolu katettiği kaypak bir zemindi bu. Bütün
bunlar, bataklık içinde gömülmüş olsa bile şu yüce
seviyeye çıkabilme hususunda insanlığa büyük bir
ideal bahşetmektedir. Bu topluluğu, harikulâde bir
şekilde meydana gelmiş eşine rastlanmaz bir toplum
yapmakla değerini düşürmez. O, olağanüstü bir
şekilde meydana gelmemişti. Aksine insanların
çabası ve daha önce gördüğümüz gibi birçok
şey meydana getirebilen insanların güçleri dahilinde
gerçekleşen ilahi metod tarafından meydana
getirilmiştir.
Bu metod, her toplumu bulunduğu noktadan, içinde bulunduğu
pratik durumdan ele almaktadır. Sonra da şu kitleyi
basit Arap cahiliyyesinden, o bataklıktan çıkardığı
gibi yücelere ulaştırır. Sonra da çeyrek yüzyılı
geçmiyecek gibi kısa bir zaman diliminde böylesine yüksek
zirvelere çıkarır.
Yerine getirilmesi gereken birtek koşul vardır:
İnsanlar, önderliklerini bu metoda teslim edecekler, ona
inanacaklar, ona teslim olacaklar, onu hayatlarının
temeli, hareketlerinin sembolü ve şu uzun ve meşakkatli
yolda stratejilerini belirleyen mercî edineceklerdir.
3- Savaşın ve onun üzerine yapılan
değerlendirmelerin ortaya çıkardığı
üçüncü gerçek; Allah'ın metodunda müslümanın
nefsi ile, müslüman cemaat ve tüm alanlarda düşmanlarıyla
giriştiği savaşlar arasındaki sağlam
ilişkidir. Akide, düşünce, ahlâk, hayat tarzı,
siyasi, ekonomik ve toplumsal düzen arasındaki kuvvetli
bağdır. Bir de tüm savaşlardaki zafer ve yenilgi
arasındaki ilgidir. Kuşkusuz bunların tümü zafer
veya yenilgi elde etmekte başlıca etkenlerdir.
Bu yüzden ilahi metod, insan ruhunda ve beşer
topluluklarındaki bu korkunç alanda işlevini yürütmektedir.
Bu alan, genişliklerin, noktaların, çizgilerin ve
renklerin birbirine girdiği bir alan olduğu kadar,
eksiksiz ve kapsamlı bir alandır da. Bütün bu genişlikler,
noktalar, çizgiler ve renkler arasındaki ilişki ve
ahenk zayıflayınca hareket stratejisi bozulur ve
dağılır. Bu da, hayatı bütün olarak ele
alan, parçalayıp dağıtmayan, nefsin ve
hayatın tüm yönleriyle ilgilenen hayatın girift ve
uzak özelliklerini avucunda toplayan, tümünü birden ve uyum
içinde harekete geçiren, böylece bireyin kopmasına,
toplumun da parçalanıp bölünmesine engel olan ilahi
metodun ayırıcı bir özelliğidir.
Bu birliktelik ve birbirine girmiş bu ilişkilerin
örneklerini -Kur'an'ın değerlendirmesinde- hatalardan
ve onların zafer ve yenilgi hakkındaki düşünce ve
kazandıkları bazı şeylerden dolayı
savaştan geri dönenlerin zaafından yararlanmak isteyen
şeytanla ilgilidir...
"İki topluluğun
karşılaştığı gün savaştan geri
dönenlerinizi şeytan bazı günahkar duyguları yüzünden
ayartmaya girişmişti."
Nitekim Peygamberlerle beraber savaşıp görevlerini
yerine getiren ve savaşın başlangıcında günahlarından
dolayı bağışlanma dileyenlerin müminler tarafından
uyulması gereken örnekler olduğunu da bildiriyor:
"Nice peygamber var ki çok sayıda taraftarı
kendisi ile birlikte savaştı. Bunlar Allah yolunda
başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler,
yılmadılar ve boyun eğmediler. Allah
sabırlıları sever."
"Onlar sadece; `Ey Rabbimiz, günahlarımızı
ve davranışlarımızdaki
aşırılıkları affeyle,
ayaklarımızı kaydırma ve kafirler
karşısında bize yardım et'
demişlerdir."
"O müminler ki, yaralandıktan sonra Allah'ın ve
Peygamberin savaşma çağrısına uydular,
onlardan "İhsan" ilkesine uyanlar ile takva
sahiplerini büyük bir ödül beklemektedir."
Müslüman kitleye yönelik direktifler arasında
savaş anında korkmamaları ve üzülmemeleri için
günahlardan arınıp bağışlanma dilemeleri
de yer almaktadır.
"Rabbinizden bir mağfirete ve genişliği göklerle
yer kadar olan muttakiler için hazırlanan cennete
koşuşun."
"Onlar her bollukta ve darlıkta infak ederler.
Öfkelerini yenerler.. İnsanların kusurlarını
affederler. Ve Allah da ihsan edenleri sever"
"Onlar ki, bir kötülük yaptıklarında ya da
nefislerine zulmettiklerinde Allah'ı anarak günahlarının
bağışlanmasını dilerler. Allah'tan
başka kim günahları bağışlar? Onlar bile
bile yaptıklarında ısrar etmezler."
Bundan önce de ehl-i kitabın içine düştüğü
zillet ve yenilginin sebebinin haddi aşıp günâhlara
dalmak olduğunu açıklamıştı:
"Nerede bulunursa bulunsunlar, üzerlerine zillet damgası
vurulmuştur. Allah'ın ve insanların ahdine
sığınanlar müstesna. Allah'ın
hışmına uğradılar. Üzerlerine bir
miskinlik vuruldu. Bu, Allah'ın ayetlerini inkar etmeleri ve
haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, isyan
edip haddi aşmalarındandır."
Ayrıca, savaşta meydana gelen olayların
değerlendirilmesi yapılırken araya hatalar ve
onlardan tevbe etmenin de sokuşturulduğunu, bütün
surenin akışında takvadan ve muttakilerden bolca söz
edildiğini, farklı konularına rağmen surenin
atmosferi ile savaş atmosferi arasında sağlam bir
bağ kurulduğunu görürüz. Faizden vazgeçmeye, Allah'a
ve Resulü'ne itaat etmeye, insanları
bağışlamaya, öfkeyi yenmeye ve iyilik yapmaya çağrı
yapıldığını da görürüz. Kuşkusuz
bunların tümü, nefis, hayat ve toplumsal sistem için birer
arınma aracıdırlar. Surenin tümü bu önemli ve
temel hedefe yönelme bakımından sağlam bir bütün
oluşturmaktadır.
4- Dördüncü gerçek, İslâm'ın eğitim
metodunun özelliğine ilişkindir. Bu metod müslüman
kitleyi; olaylar, ruhlarda meydana getirdiği duygular,
heyecanlar, tepkiler ve bu olayları değerlendirmeyi ele
almaktadır. Kur'an'ın Uhud savaşı üzerine
yaptığı değerlendirme gibi... Bu
değerlendirmede, olaydan etkilenen insan ruhunu doğru
bir şekilde etkilenmesi için tüm yönleriyle ele almaktadır.
Ayrıca ruhun istikrar bulması ve huzura
kavuşması için de kendine uygun görülen bu hakikat
özüne yerleştirilmektedir. Bu metod,
bakışları ona yöneltmedikçe, ışık
tutmadıkça, insan ruhunun derinliklerindeki birçok gizliliği
ve kapalılığı ortaya çıkarmadıkça,
hiçbir yönü, hiçbir çizgiyi, hiçbir düşünceyi ve
hiçbir tepkiyi göz ardı etmez. O, nefsi bütün çıplaklığıyla
önünde tutmaktadır. Böylece, derinliklerine kadar iyice arındırılmakta,
nurun aydınlığında tertemiz bir hale
getirmektedir. Duyguları, düşünceleri ve değerleri
düzeltmekte, sağlam İslâm düşüncesinin ve
istikrarlı İslâmî hayatın dayanmasını
istediği ilkeleri birbir yerleştirmektedir. Bu arada her
yerdeki müslüman kitlenin başına gelen olayların
bütün genişliğiyle aydınlanma ve eğitim için
bir araç edinmenin gereğini de ilham ettirmektedir.
Uhud savaşı üzerine yapılan
değerlendirmeye baktığımızda büyük bir
titizlik, derinlik, kapsayıcılık ve dikkat gözlemlemekteyiz.
Tüm duraksamalara, hareketlere ve dolambaçlara yönelen ince bir
titizlik ve dikkat... Nefsin gözeneklerinden ve saklı
duygularından kaynaklanan kuşkuları ele
alışta büyük bir derinlik... Ayrıca nefsin ve
meydana gelen olayın tüm boyutlarını içermesi açısından
da olağanüstü bir kapsayıcılık görmekteyiz.
Sebep ve sonuçları üzerine yapılan ince, derin ve
kapsamlı analiz, duraksamalarda ve olayın meydana
geliş sürecinde faaliyeti bulunan birtakım etkenler de
göze çarpmaktadır. Nitekim, tasvirlerde bir
canlılık, ahenk ve duygusallık da görmekteyiz.
Öyle ki, İfade ve tasvirle birlikte derin ve heybetli duygu
dalgaları da yer almaktadır.
Bu vasıflandırma ve değerlendirme şekli
karşısında hiçbir katılık duramaz;
çünkü sahneleri -nerdeyse hareket edecek bir şekilde- gözler
önüne seren canlı bir vasıflandırmadır bu.
Etrafa etkileyici bir hareketlilik, nüfûz edici bir parlaklık
ve coşkun bir duygusallık saçmaktadır.
5- Beşinci gerçek de yine ilahi metodun pratiğine
ilişkindir. Bu metod, pratik hayatta eserler inşa etmek
için bizzat işe girişmektedir. Ne teorik ilkeler ne de
soyut direktifler sunar. Teorilerini ve direktiflerini uygular ve
hareket ettirir. Bu metodun pratikliğinin en açık örneği
savaştaki "Şûra" ilkesinin uygulanışındaki
konumudur.
Kuşkusuz Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) yeni
yeni oluşmakta olan ve her yönden düşmanlarla
kuşatılmış olan müslüman kitleyi karşılaştıkları
bu acı deneyden uzak tutabilirdi. Üsteki düşmanlar
kalelerinin arkasında sinsi sinsi beklemekteydiler.
Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) Medine'yi sağlam
bir zırha benzeten sadık rüyasına dayanarak,
savaş taktiği hususunda kendi görüşünü
uygulasaydı, yani arkadaşlarına
danışmasaydı ya da topluluğun tercih
ettiği görüş uymasaydı yahut evinden çıkarken,
inanan arkadaşlarının pişman olmasından
doğan fırsattan yararlanıp görüşünden
dönseydi, müslüman kitleyi yüzyüze geldikleri bu acı
deneyden uzak tutabilirdi.
Ancak O, -bütün bu sonuçları doğuran- "Şûra"nın
kararını uyguluyor. Müslüman kitleyi toplumsal
sorumluluğun neticeleriyle karşı karşıya
getirmek için kararlaştırılan görüşü
uyguluyor. Böylece onlara, görüş bildirmenin ve
davranışların sorumluluğunun nasıl
taşınacağını öğretiyor. Çünkü bu
onun ve uyguladığı ilahi metodun ölçüsünde
büyük zararlardan sakınmaktan ve kitleyi bu acı
deneyden uzak tutmaktan daha önemlidir. Kitleyi bu deneyden uzak
tutmanın anlamı, onu tecrübeden, bilgiden ve eğitimden
yoksun bırakmaktır.
Yine savaştan sonra bu ilkenin iyice yerleşmesi
bakımından acı sonuçlarını
karşılamak hususunda "Şûra"ya başvurulmasına
ilişkin ilahi emir gelmektedir. Bu yöntem, bir
taraftan iyice yerleşmesi diğer taraftan metodun
temellerinin açıklanması için daha güçlü ve daha
derin bir yöntemdir.
Kuşkusuz İslâm, toplum onu uygulayacak duruma gelsin
diye hiçbir ilkenin uygulanmasını ertelemez. O, bu
ilkeleri fiilen uygulamadıkça toplumun hazırlanamayacağını
çok iyi bilmektedir. Yine -Şûra gibi- toplumsal hayatın
temel ilkesinden kitleyi yoksun bırakmanın, bu ilkeleri
ilk defa uygulamaktan doğan acı sonuçlarla yüzyüze
gelmekten daha kötü olduğunu da bilmektedir. Kuşkusuz
uygulamadaki hatalar -son derece büyük de olsalar- ilkeyi
tamamen bırakmayı gerektirmez. Hatta uygulamayı bir
süre için bile durdurmayı gerektirmez. Çünkü bu,
toplumun gelişmesini, hayat ve yükümlülüklerle deney
kazanmasını bir kenara atmak veya bir süre için
durdurmaktır. Hatta bu, bir ümmet olarak varlığına
kesinlikle son vermektir.
Bunlar "Şûra"nın savaş
alanındaki sonuçlarına rağmen yeralan yüce Allah'ın
şu sözlerinden istifade edilen duygulardır:
"...onları affet, bağışlanma dile
onlara, iş hususunda onlarla müşavere et."
Teorik ilkelerin pratik uygulanışı,
kararlaştırılan bir görüşten sonra tekrar
"Şûra"ya başvurmayı
kararsızlık ve kaypaklık sayarak reddeden
Resulullah'ın (salât ve selâm üzerine olsun) davranışlarında
ortaya çıkmaktadır. Bu da "Şûra"
ilkesini sürekli kararsızlıklar ve dönekler için bir
araç olmaktan korumaktadır. Aşağıdaki
etkileyici ve eğitici sözü de bunu göstermektedir:
"Bir peygambere, zırhını
kuşandıktan sonra Allah onun hakkındaki hükmünü
verene kadar onu çıkarması yakışmaz." Metodda,
direktif ve uygulama birbirini takip eder.
6- Son olarak Kur'an-i Kerim'in değerlendirmesinden,
Resulullah'a (salât ve selâm üzerine olsun) eşlik eden ve
Allah yanında şu ümmetin en şereflisini temsil
eden müslüman kitlenin konumuna ilişkin bir gerçeği
öğrenmekteyiz. Bu gerçek, Allah'ın izniyle İslâmî
hayatı yeniden inşa etmede son derece yararlı
olacaktır.
Allah'ın metodu değişmezdir, değerleri ve
ölçüleri de... İnsanlar ya ondan uzaklaşırlar ya
da ona yaklaşırlar. Düşünce ve sistemin
temellerinde hem yanılabilir hem de doğruyu
bulabilirler. Ancak, onların hataları bu metoda yüklenemez,
sabit değer ve ölçülerini değiştiremez.
İnsanlar düşünce ve davranışlarda hata
işlediklerinde hatalı olarak nitelenecek insandır,
metod değildir. Dolayısıyle ilahi nizam da derecesi
ve değerleri ne olursa olsun insanların
hatalarını ve sapkınlıklarını görmezden
gelmez. Sapıklıklarına uymak için kendisi de
sapmaz.
Buradan öğreniyoruz ki, şahısları temize
çıkarmak için metodu değiştirmek gerekmez. Bir de
metodundaki ilkelerin, sağlam, net ve kesin olması;
kendisinde hata yapanları ya da sapanları kesinlikle
temize çıkarmaması dolayısıyle bu ilahi
metodun müslüman ümmetin iyiliğine olduğunu öğreniyoruz.
Bu tahrif ve değiştirme İslâm için, büyük
müslüman şahsiyetlerin hatalı veya sapmış
olarak nitelendirilmesinden daha tehlikelidir; Çünkü metod, kişilerden
daha büyük ve daha kalıcıdır. İslâm'ın
tarihsel pratiği müslümanların, tarihlerinde
yaptığı ya da meydana getirdiği,
herşeyden ibaret değildir. Ancak, onların İslâm
metoduna, değişmez ilke ve değerlerine tamamen
uygun olarak sergiledikleri tüm davranışlarından
ibarettir. Aksi halde tüm davranışlar hatadır,
sapıklıktır. Ne İslâm'a ne de İslâm
tarihine mal edilir. Ancak mensuplarına mal edilebilir ve
onları hatalı, sapkın veya tamamen İslâm'dan
çıkmış gibi hakettikleri sıfatla
nitelendirilebilirler. Kuşkusuz İslâm tarihi -ismen ya
da dille müslüman olsalar da- müslümanların tarihi
değildir. İslâm tarihi, İslâm'ın gerçek
anlamda insanların düşüncelerinde, davranışlarında,
hayat tarzlarında ve toplumsal düzenlerinde uygulanışıdır.
İslâm sabit bir eksendir. İnsanların hayatı
onun etrafında değişmez bir yörüngede döner.
Şayet onlar bu yörüngeden çıkmışlarsa ya da
bu ekseni bırakıp ayrılmışlarsa İslâm
nerede, onlar nerededir? İslâm'a mal edilen ya da İslâm'ı
onlarla yorumlayan insanların bu uygulama ve
davranışlarına ne demeli? İslâm metodunun dışına
çıktıkları, onu hayatlarında uygulamaya
yanaşmadıkları halde kendilerini müslüman diye
nitelendirmeleri de ne oluyor? Onlar daha önce bu metodu hayatlarında
uyguladıkları için müslümandırlar; isimleri müslüman
ismi olduğu ya da dilleriyle "biz müslümanız"
dedikleri için değil.
Müslüman kitlenin hatalarını ortaya çıkarırken,
zaaf ve eksikliklerini belirleyip ardından onlara
acıyarak kusurlarını bağışlarken,
imtihan alanında zaaf ve eksikliklerinin sonucunu
tattırmış olsa da bu günahlarını
silerken yüce Allah'ın müslüman ümmete öğretmek
istediği bütün bu hakikatlerdir.
Kur'an-ı Kerim'in savaşı -Uhud savayı-
sunması sona erdi. Ancak müslüman kitle ile Medine'de etrafını
saran düşmanları -özellikle yahudiler- arasında süregelen
savaş henüz bitmemiştir. Bu mücadele, tartışma,
kuşku ve karışıklık yayma, hile, aldatma,
pusu kurma ve tedbir alma savaşıdır. Bu savaş
surenin büyük bir kısmını kapsamaktadır.
Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) Bedir savaşının
ardından, kin ve hileleri, müslümanları incitmeleri,
Medine'ye gelip kendi başkanlığında Evs ve
Hazreç müslümanlarından oluşan bir devlet kurduktan
sonra onlarla vardığı antlaşmayı
bozmalarından dolayı Beni Kaynuka'yı Medine'deki
yerlerinden sürmüştür. Ancak, çevresindeki Beni Nadr,
Beni Kureyza ve bunların dışında Hayber ve
yarımadanın başka taraflarındaki yahudiler
yerlerinde duruyorlardı. Bunlar Medine'deki münafıklar,
Mekke'deki ve Medine'nin çerçevesindeki müşriklerle
haberleşiyor, biraraya geliyor, birbirleriyle ilişki
kuruyorlardı. Müslümanlara karşı
aralıksız olarak sürekli tuzaklar planlıyorlardı.
Al-i İmran suresinin başlarında yahudiler, müslümanların
eliyle müşriklerin başına gelen durumdan
sakındırılmışlardı:
"Kâfirlere de ki; mutlaka yenilecek ve Cehennemde
toplanacaksınız, o ne kötü yerdir." "Karşılaşan
iki toplulukta sizin için bir delil vardır. Bir topluluk
Allah yolunda savaşıyordu diğeri de kâfirdi.
Gözlerinin görüşüyle onları kendilerinin iki
katı görüyorlardı. Allah dilediğini
yardımıyla güçlendirir. Kuşkusuz bunda basiret
sahipleri için bir ibret vardır."
Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) Bedir savaşı
sonrasında davranışlarına kin, hile ve
tuzaklarına bir cevap olarak gelen bu
sakındırmayı onlara tebliğ edince bunu
edepsizce karşılayıp şöyle dediler: "Ey
Muhammed, tecrübesiz ve savaştan anlamayan Kureyş'ten
bir grubu öldürdüm diye aldanma. Allah'a andolsun ki,
şayet bizimle savaşacak olsaydın, daha önce
benzerini görmediğin insanlar olduğumuzu
bilirdin." Sonra da bu surede çeşitli şekilleri
aktarılan hile ve desiselerine devam ettiler. Giderek
Resulullah (salât ve selâm üzerine olsun) ile vardıkları
sözleşmeyi iptal ettiler. Bunun üzerine Resulullah (salât
ve selâm üzerine olsun) hükmüne boyun eğene kadar bölgelerini
kuşattı. Arkasından onları Medine'den
uzaklaştırıp Ezriat'a sürdü. Beride, görünürde
sözleşmeye bağlı kalan Beni Kureyze ve Beni Nadr
kaldı. Ancak onlar da, hile, tuzak, kuşku,
karışıklık, fitne ve yahudilerin tüm
tarihinde ortaya koydukları, en doğru sicil olan ve
Allah'ın kitabının onayladığı ve
yeryüzü sakinlerinin bu melûn ulustan gördüğü diğer
özelliklerini de sergilemekten geri kalmadılar.
Bu derste yahudilerin bazı davranışları ve
sözleri aktarılmaktadır.. Müslümanlara karşı
olan kötü davranışlardan sonra Allah'a karşı
da edepsiz bir tavır sergiledikleri ortaya çıkmakta
dir. Resulullah'a (salât ve selâm üzerine olsun) verdikleri
malî taahhütlerinde cimri davrandıkları gibi giderek
Allah hakkında şöyle demeye başlamışlardı:
"Kuşkusuz Allah fakirdir, biz ise zenginiz."
Bu arada, yüzyüze kaldıkları İslâm çağrısını
savmak için ileri sürdükleri zayıf bahaneleri de ortaya çıkıyor.
Oysa bilinen tarihsel olay bu bahanelerini ve karşı çıkışlarını
yalanlamaktadır. Bu olgu, Allah'a verdikleri söze karşı
çıkmalarını, onlardan açıklamasını
istediği hakkı gizlemelerini, arkalarına
atmalarım, az bir ücretle satmalarını, istedikleri
mucizeyi ve kabul etmedikleri kanıtları getiren
peygamberleri haksız yere öldürmelerini ortaya koymaktadır.
Yahudilerin peygamberlerine karşı
tavırlarını ve Rabbleri hakkında söylediklerini
utandırıcı bir şekilde ortaya çıkarılması
ve müslüman kitleye karşı kötü pozisyonları,
onları müşriklerle birlikte müslümanlara karşı
düzenledikleri, hile, tuzak ve eziyetler hazırlamaya sevk
etmiştir. Yüce Allah'ın müslüman kitleyi sağlam
bir şekilde eğitmesi, çevrelerinde olan şeyleri ve
kimseleri göstermesi, faaliyette bulundukları yerin,
kendileri için kurulan kapan ve tuzakların, yol boyunca
kendilerini bekleyen acıların ve
fedakarlıkların özelliklerini öğretmesi de bu açıklamayı
gerektirmiştir. Medine'deki yahudilerin müslüman kitlelere
kurduğu hileler Mekke'deki müşriklerin
hazırladığından çok daha katı ve daha
tehlikeliydi. Tarih boyunca müslüman kitlelere hazırlanan
tuzakların en tehlikelisi de bunlardan gelenler olsa
gerektir.
Etkileyici sunuş esnasında müslümanlara yönelik
Rabbanî direktiflerin ard arda yer aldığını görmemiz
bu yüzdendir. Bu esnada, kalıcı ve geçici değerlerle
yüzyüze getirildiklerini görmekteyiz. Kuşkusuz yeryüzündeki
hayat ecelle sınırlıdır. Her halûkârda her
nefis ölümü tadacaktır. Ceza oradadır. Kâr ya da
zarar orada belli olacaktır.
"Kim ateşten uzaklaştırılıp
Cennete sokulursa işte o, kurtulmuştur. Dünya hayatı
aldatıcı bir metadan başka birşey
değildir."
Onlar mallar, canlar ve gerek müşriklerden, gerekse ehl-i
kitap olan düşmanlarından görecekleri eziyetlerle
denenmektedirler. Sabır, takva ve kendilerini ateşe düşmekten
çekip kurtaracak metoda uymaktan başka birşey koruyamaz
onları.
Medine'deki müslüman kitleye yönelik bir direktif bugün ve
yarın geçerli olup, yüce Allah İslâm'ı yeniden
yaşamak ve Allah'ın himayesinde yine İslâmî bir
hayat kurmak için yolun prensiplerine uymaya özen gösteren her
müslüman kitleye yol göstericilik işlevini yürütecektir.
Onlara -aynı müşrik, dinsiz ve ehl-i kitap gibi olan-
evrensel siyonizm, haçlı ve komünist düşmanları
kurdukları tuzak ve kapanların, kendilerini bekleyen
acı, fedakârlık, eziyet ve imtihanların
özelliklerini gösterecektir. Kalplerini ve bakışlarını
oradakine, Allah'ın yanındakine yöneltecektir. Böylece
eziyet, ölüm, cana ve mala yönelik fitneler basit gelecektir
müslümana. İlk müslüman kitleye olduğu gibi O'na da
şöyle seslenecektir:
"Herkes kesinlikle ölümü tadacaktır.
Yaptıklarınızın
karşılığı kıyamet günü size
eksiksiz olarak verilecektir. O zaman kim Cehennem ateşinden
uzaklaştırılıp Cennet'e konursa gerçekten başarıya
ulaşmıştır. Dünya hayatı
aldatıcı bir hazdan başka birşey
değildir. Mallarınız ve canlarınız
konusunda kesinlikle deneneceksiniz, gerek ehl-i kitaptan gerek müşriklerden
inciltici söz işiteceksiniz. Eğer sabreder Allah'tan
korkarsanız bu tutum azimliliğinizin, kesin
kararlılığınızın bir
belirtisidir." (Al-i İmran suresi; 185-186)
Kur'an aynı Kur'an'dır. Bu
ümmetin ölümsüz kitabı...
Evrensel yasası... Hidayet rehberi... Güvenilir önderi...
Düşmanları da aynı düşmanlar, yol aynı
yol...